3 Nisan 2008 Perşembe

Sabit Protesto

Ve nihayet, toplumun her türlü beklentisini görmezden gelmeyi başararak, "millet ne der" diye düşünmeyi bir kenara bırakma cesaretini göstererek, uzun yıllar içinde toplumdaki hemen hemen tüm bireylerin bünyesine yerleşmiş en güçlü alışkanlıklarımızdan biriyle vedalaştım geçenlerde: artık sabit telefonum yok!

Evet, Türk toplumu belki buna henüz hazır değil. [Ertuğrul Özkök modu] Ama gelin hep beraber kabul edelim ki Türkiye değişiyor. Artık 10 sene önceki ülkede yaşamıyoruz. [/Ertuğrul Özkök modu]

Şaka bir yana, cep telefonu teknolojisiin henüz yaygınlaşmadığı, sabit telefonunsa standartlaşmaya başladığı dönemde evde telefon olmayışı konu-komşu tarafından yadırganabilecek, neredeyse açıklama yapma gereği hissettirecek bir durumdu. Bugün ise, kontrolsüz büyüyen tüketim özentimiz sonucu hemen herkes cep telefonu kullanıyor. Aslında tek başına bu gerçek dahi ev telefonu kullanmanın artık faydasız olduğu sonucuna varmaya yeterli. Ama benim açımdan hala daha güçlü bir bahaneye ihtiyaç vardı. Neyse ki yüce hükümetimiz beni bahane aramak derdinden kurtarmıştı da yabancı sermayeye hediye edivermişti Türk Telekom'u! Ve ben, artık sabit hattımı kapatmakta özgürdüm! Telekom'un paketlenip sunulmasının üzerinden geçen onca zamandır yatan, beş-on kilometre mesafedeki ofise gidip de kapatma dilekçesini teslim etmeye üşenen ben, o mukaddes gün geldiğinde tembelliğimin üzerini kolpadan bir protestoyla örtmeye kararlıydım. Dilekçeyi teslim alan memur hattımı neden kapatmak istediğimi sorduğunda, ilk defa duyduğuna emin olduğum o sarsıcı yanıtı yapıştırdım: "Türk Telekom'un yabancıya satılması nedeniyle!". O an olması gerekenlerin sırası şuydu:
  1. Memurun yüzünde şaşkınlık ifadesi belirmesi
  2. Şaşkınlığın yerini dehşet ifadesine bırakması
  3. Memurun gözlerinin yaşarması ve benim, öncü protestomun verdiği gurura gark olmam.
O an olanlar ise şöyleydi:
  1. Memur: "Siz de mi o yüzden.. Eee, etki-tepki meselesi!"
  2. Ben: "Aaa, bu yüzden kapatan oluyor mu yaw?!"
Evet, öncü olmak gibi bir derdim veya beklentim elbette ki yoktu. Ama bu kapatma sebebinin bu işlere bakan memurda bir alışkanlık hissi yaratması epey mutlu etti beni. Demek ki toplumum, sahibi olduğu kurumların elden çıkarılmasına o kadar da sessiz kalmıyormuş. Demek ki hala umut varmış.

24 Mart 2008 Pazartesi

Son Durak: Tamamen Paylaşılmış Bir Pazar

Türkiye'de ta en başından beri olumlu bir siyaset ahlakı ve anlayışının geliştiğini söylemek zor. Fakat AKP'nin kusursuz biçimde örneklediği pervasız ve ucuz tarz, belki duymaktan bıktığımız bir kalıbı hatırlatacak ama, hem kimi tehlikeleri hiç olmadığı kadar yakınımıza getiriyor hem de daha önce darbelerle girilen ama kuvvetle sürüklendiğimiz halde bir türlü varamadığımız(!) son durağa giden yolu kıvrımlarından arındırıp iyice düzlüğe çeviriyor.

Türkiye'nin, kapitalizmin kurallarının doğal bir sonucu olan bu son durağa gidişinin önünde doğal refleks haline gelmeyi başarmış herhangi bir mekanizması hiç olmadı ne yazık ki. Darbelerle -olabilecek en sevimsiz biçimde- bastırılan öğrenci ve işçi hareketlerinin bu hedefi yakalama olasılığının yitimi, Türkiye'deki apolitikleşmenin sigortasıydı sanki. Apolitikleşen toplumda emperyalist odaklara karşı koymayı amaç edinme ihtimali olan tüm bireyler, tek başına kalmaya mahkum edildi. Bu tek başınalık, toplumda artık yabancılaşma olarak algılanmaya başlanmıştı bir süredir. İslamcı siyasetin coşkun ilerleyişindeki boşalma ve itiraf havası, biraz da "bu yabancılar"a karşı kazanılmış zaferin avatarıydı. İşte o İslamcı siyasetin günümüzdeki bayraktarı AKP'nin o yabancılara, kelimenin bugüne kadarki kullanımını kısıtlayacak biçimde, "elitist" yaftasını yapıştırması, toplamda bakıldığında ülkedeki anti-emperyalist kesimin kitleler önündeki "yabancı" görünümünü hiç olmadığı kadar kemikleştiriyor. O kadar ki, halk, holdinglere hükmeden, milyonlarca dolarlık para hareketlerini bir gecede gerçekleştirebilen, yolsuzluğu rutin prosedürler haline indirgeyen İslamcı siyaset aktörlerini değil, o yabancıları daha uzak görüyor kendine.

Bunun bir adım sonrası, sınıflar arası çatışmadır. Bu çatışma, darbe dönemlerindeki çatışmalardan daha derin zararlarla gelecektir. Belki ve umalım ki hiç kan dökülmeyecek; ama halk kesimleri arasındaki iletişimsizlik, kesimler arasında koşulsuz itirazı ve dolayısıyla bir bütün olarak halkın ortak çıkarlarının da reddini beraberinde getirecek.

Bu anlamda AKP dönemini bir sivil darbe olarak görmek çok da yanlış olmasa gerek. Ama bu darbenin askerlere veya elitlere karşı yapıldığını ya da diğer darbelerin öcü olduğunu iddia etmek saflık olur. Biryerlerde bir darbe olacaksa, bunu Amerika yapar!

8 Şubat 2008 Cuma

Emre Kongar'ın Türban Sorununa Çözüm Önerisi

Türban konusunda çözüm önerilerinin hem nitelik hem de nicelik anlamında sorunlu olduğu gerçeğinden hareketle, Emre Kongar'ın son derece samimi ve tutarlı bulduğum çözüm önerisini buraya taşımak istiyorum. Yazının aslı Kongar'ın sitesinde yayınlanmıştır*. Bağlantının değişmesi olasılığına karşı buraya da kopyalıyorum. Okumaya üşenenlerin hiç değilse yazının son bölümünü okumalarını öneririm.


_____________________________________________________________

EMRE KONGAR

TÜRBAN BUNALIMI İÇİN ÇÖZÜM ÖNERİSİ


Politikacıların din istismarından kaynaklanan 60 yıllık bir süreç...

40 yıldır eğitim yoluyla empoze edilen bir oluşum...

Bir yandan siyaset ve din, öte yandan erkek egemen kültür tarafından kötüye kullanılan, toplumu ikiye bölen, görünür bir simge...

Hem dinsel, hem siyasal, hem toplumsal bir gösterge:

Türban ya da sıkmabaş...

Toplumda, özel yaşamda serbest...

Kamu görevinde yasak...

İmam Hatipler hariç, eğitimde ve üniversitelerde yasak...

* * *

İktidarın, Üniversitelerdeki yasağı kaldırma girişimi bir bunalıma dönüştü:

Bireysel bir özgürlük açılımı mı?...

Sistematik bir biçimde demokratik ve laik rejimin altını oyan, şeriata doğru giden yolda bir adım mı?...

* * *

Türban ya da sıkmabaş denilen ve topluma İslami tesettürün bir parçası olarak sunulan örtünme biçiminin Üniversitelerde serbest bırakılması, aslında bir rejim sorunu olarak görüldüğü için bunalıma dönüştü...

* * *

Çözümün nerede yattığını daha önce de yazmıştım:

Bunalımı aşmanın tek ve biricik yolu, türbanı, ya da sıkmabaşı bir "simge" olmaktan çıkarmak...

Dinsel inanç göstergesi iddiasından vazgeçmek...

Siyasal simge olarak kullanmamak...

* * *

Ey iktidar mensupları...

Ey onlara destek veren politikacılar...

Ey özgürlük adına bu politikayı destekleyen liberal aydınlar...

"Kamu görevlileri için yasak kalkmayacak" diyorsunuz...

"Üniversite öncesi eğitim kurumlarında yasak sürecek" diyorsunuz...

"Biz dinci bir rejim değil, demokrasi istiyoruz" diyorsunuz...

"Bu, şeriatçılık değil, özgürlükçülük" diyorsunuz...

Hatta, hatta, "Biz türbana değil, çene altından düğümlenen başörtüsüne özgürlük getiriyoruz" diyorsunuz...

Tamam o zaman!

İşte sizin söylemlerinize uygun bir çözüm önerisi:

Toplumu ikna edin!...

* * *
Türbanı ya da sıkmabaşı bir dinsel veya siyasal simge olarak kullanmadığınızı, kullanmayacağınızı, sadece bir yükseköğrenim özgürlüğü sorunu olarak gördüğünüzü söylem ve eylemlerinizle kanıtlayın!
* * *

İktidar sizin...

Yasama ve yürütme güçleri sizin denetimizde...

Devlet eliyle kızlarımızın başlarının örtülmesi uygulamasına son verin:

İslam'da kadınların imamlığı zaten caiz olmadığından, Kız İmam Hatip Liselerini kapatın.

İmam Hatip Liselerinde okuyan kızları öteki meslek liselerine kaydırın.

Kız yurtlarındaki örtünme baskılarını önleyin...

Hastahanelerdeki, belediyelerdeki, öteki devlet dairelerindeki türban uygulamalarını sonlandırın...

Türbanlı çocuklarla ilgili ödül törenlerini, gösterileri, ilahi konserlerini durdurun, bunlara Başbakan ve Bakanlar düzeyinde verilen desteği kesin...

Böylece, türban ya da sıkmabaşı dinsel ya da siyasal bir simge olarak kullanmadığınızı, sadece bir bireysel özgürlük uygulaması olarak gördüğünüzü kanıtlayın...


Sorun derhal çözülecektir.

_____________________________________________________________

Kaynak: http://www.kongar.org/aydinlanma/2008/608_Turbana_Cozum.php